Irak’ta ne emperyalist müdahale, ne de İslamcı hilâfet!

Posté le .

Amerikan emperyalizminin yeni büyük başarısızlığı

6 haziran tarihinde “Irak ve Şam İslam Devleti” (IŞİD, Katar emirleri ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilen El Kaidenin eski bir parçası) Irak’ta beklenmedik bir taarruz başlattı. El Maliki’nin Şii dinine dayalı, yolsuz ve ülkenin çoğunlukta Sünni olduğu kuzey kesimlerinde işgal gücü olarak görülen hükûmetinin isteksiz ordusunun hiçbir direnişi ile karşılaşmadan üç gün içinde ülkenin üçüncü kenti olan Musul’un kontrolünü eline geçirdi. Musul’da IŞİD, 500 milyon dolarla büyük miktarda modern Amerikan silahlarını da ele geçirmiş oldu. Bu savaşsız zafer, sadece birkaç bin kişilik küçük bir ordunun Irak’ın kuzey bölgesini fethetmeye başlamasına izin verdi.

IŞİD, Irak’ın iki emperyalist savaş ardından ayrışmasından ve Suriye’deki sivil savaştan dolayı ortaya çıkmıştır. Suriye, emperyalist bloklar arasındaki dünyayı tekrar paylaşma ya da bölgedeki çıkarlarını koruma amaçlı çatışmanın meydanı haline gelmiştir. Suriye’de Tunus ve Mısır’daki gibi bir halk ayaklanması olmuştur; ancak işçi sınıfı partisi olmadığından dolayı burjuva diktatörlüğe karşı hareketin başını çekememiştir. Suriye rejimi, bugünlerde Ukrayna rejiminin yaptığı gibi kendi halkını bombalamıştır. Bunun ardından Suriye halkı, yeni emperyalist güçler olan Çin ve Rusya tarafından ve İslamcı İran rejimi tarafından desteklenen Esad, Türkiye ve eski Batılı emperyalist güçler tarafından desteklenen Müslüman kardeşler ve Suriye rejimi tarafından görmezden gelinen ve Körfez ülkeleri tarafından desteklenen cihatçılar arasında üçlü bir silahlı çatışmanın kurbanı olmuştur. Rusya, Esad’ı Amerikan müdahalesinden kimyevi cephanesini imha etmeye söz vermesini sağlayarak kurtarmıştır.

IŞİD’in Irak’taki atılımı karşısında El Maliki hükûmeti hem İran’dan hem de Amerika Birleşik Devletlerinden yardım istemek zorunda kalmıştır. Obama başta Afganistan ve Irak başarısızlıklarının Amerikan halkında yarattığı etki ve Amerikan burjuvazisini daha temkinli olmaya itmesi nedeniyle tereddüt etmiştir ki buna kendi yaratığı olan Irak hükûmetinin kontrolünü kaybetmiş olmasını ve bunun ardından sözü geçen hükûmetin İran’la ilişkilerini geliştirmiş olmasını da eklemek gerekir. Obama başta sadece birkaç yüz askeri danışman göndermiştir. IŞİD Kuzeyin başta gelen petrol rafinerisini ve bazı petrol ile gaz kuyularını ele geçirebilmiştir. IŞİD, İslam Devleti (İD) ismini haziran ayında almıştır.

Obama, Cameron ve Hollande’ın desteğiyle Irak’ı yeniden bombalatıyor

7 ağustos tarihinde, Amerikan birliklerinin Irak’tan resmî olarak çekilmelerinden iki sene sonra ülkenin kuzeyini hava kuvvetleri tarafından bombalatmıştır. İD’nin Yezidi ve Hristiyan azınlıklara uyguladığı zulmü sebep olarak gösteren ABD başkanı, Irak’ta askeri müdahalede bulunmaya karar vermiştir:

Suriye ve Irak aracılığıyla bir halifelik kurulmasına izin vermeyeceğiz. (Obama, New York Times, 9 ağustos 2014)

Savaşa her zamankinden daha yatkın olan Fransız Sosyalist parti hükûmeti, Birleşmiş Milletlerin güvenlik konseyinden koordine bir emperyalist müdahaleye izin vermesini istemiştir. Askeri gücü Amerika’dan çok daha düşük olsa da Hollande Irak’ın yeniden paylaşılmasına katılmak istemekte ve bunu bölgesel Kürt hükûmetine “Fransa’nın bu mücadeleye katılan Kürt güçlerine destek vermeye hazır olduğuna” söz vermekle göstermektedir. (Hollande, Le Monde, 9 ağustos 2014)

Suriye ve Ukrayna’da Rusya ve Çin dolaylı bir şekilde katliamcı hükûmetler ya da “isyancılar” aracılığıyla ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya ile mücadele ediyorlarsa da, tüm emperyalist güçleri geçici olarak IŞİD’e karşı birleşmişlerdir.

Nuri El Maiki Rusya’dan acil olarak toplam tutarı 365 milyon avro olan bir düzine Sukhoi savaş uçağı ile MI-35 ve MI-38 helikopterleri satın almıştır. (Le Monde, 5 temmuz 2014)

11 ağustos tarihinden itibaren Amerika silah sevkıyatında bulunmuştur. 12 ağustos tarihinde Birleşik Krallık aynısını yapmaya başlamıştır. 14 ağustos tarihinde Fransız hükûmeti özerk Kürt bölgesi milislerine “gelişmiş silahlar”aktarmıştır. Aynı tarihte Alman hükûmeti bölgenin başkenti olan Erbil’e 4 askeri uçak dolusu insani yardım malzemesi göndermiştir. Hristiyan demokrat şansölye Merkel için Ukrayna’da Putin tarafından istila olan şey Irak’ta sadece insani yardım olmuş. Aynı şekilde Fransız dış işleri bakanı Laurent Fabius 10 ağustos pazar günü Irak Kürdistan’ının başkenti olan Erbil’e 18 ton insani yardım ile gelmiştir. Ağustos sonunda Almanya, Bağdat’ın onayıyla Irak Kürdistan’ının bölgesel yönetimine hafif silahlar ve tanksavar füzeler aktarmaya karar vermiştir.

İnsani yardım sadece bir gerekçedir, felaketin esas sebebi sömürgeci egemenlik ve bunun ardından Amerikan, İngiliz ve Fransız güçlerinin bölgeye müdahaleleridir. İşin aslında emperyalist liderler bu büyük bölgeyi hiçbir kontrole gelmeyen bir teşkilata bırakmak istememektedirler.

Dünya çapında kapitalizm ve emperyalizm barbarlığı doğurur

Ancak bu sömürgeci güçler ekonomik ve stratejik çıkarları için çok uzun zamandır Irak’ı ve bölgeyi etkileri altında tutmuşlardır. Osmanlı imparatorluğunun parçalanması ve Birinci Cihan Harbinin sonundan beri bölge hükûmetlerini kâh desteklemek kâh devirmek için bu güçler bazen ittifak oluşturmuş bazende rakip olmuştur. Bu etki Irak’ı parçalamış ve IŞİD gibi dinci faşist gruplar için gerekli ortamı yaratmıştır.

Emperyalizmin özü, hegemonya eğilimindeki birkaç büyük gücün rekabeti yani toprak fethidir – kendileri için olmasa da rakibi ve onun hegemonyasını zayıflatmak için. (Lenin, Kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm, 1916)

Irak’ın kaderi Birinci Cihan Harbinden sonra belirlenmiştir. Savaşın galipleri eski Osmanlı imparatorluğunu paylaşmış ve Türkiye Cumhuriyeti, Muhammet’in soyundan geldiğine inanılan dinî hanedanlıklarının mirasçısı olan son halifeliği yıkmıştır. Emperyalizm bölgeyi bölmüş, hudutları çizmiş (Sykes-Picot anlaşması) ve emperyalist düzenin korunmasını sermaye kazancının bir bölümü karşılığında bölgesel burjuvazilere devretmiştir.

Otuz beş yıldan beri Irak, arka arkaya 1980 – 1988 seneleri arasında İran’a karşı emperyalist güçlerin desteklediği bir savaş, 1990 senesinde Fransa ve Almanya’nın katıldığı birinci emperyalist müdahale, 1991’den 2003’e dek Birleşmiş Milletlerin ambargosu, 2003 yılında (bu kez Fransa ve Almanya’nın katılmadığı) ikinci bir müdahale, işgal ve 2011 yılına dek ise iç savaşa maruz kalmıştır.

2003 senesinde yığınlara karşı güçlü ama emperyalizme karşı aciz Irak devletinin emperyalist işgal sırasındaki çöküşü ve Amerikan ile İngiliz ordularının işgali yinelenen başka şiddet şekillerine yol açmıştır. Bölgelere göre ya milliyetçi Kürt partileri ya en gerici Arap burjuva partiler ya da hatta aşiret liderleri siyasi gücü ellerine geçirmişlerdir.

IŞİD işkence kullanmakta ve gazetecilerle mahkumları öldürmektedir. Yugoslavya’nın parçalanmasında olduğu gibi, etnik ve dinî temizlik Irak’ta hüküm sürmektedir: Sünniler Şiileri, Şiiler Sünnileri, herkes Hristiyanları, Kürtler ise Türkmenler ile Arapları sürmektedir. Bazı fanatikler üniversiteler, pazar yerleri ya da camiler yakınında kendilerini infilâk ettirmektedir. Haydutlar insan kaçırmakta ve fidye istemektedir. Sakallı yobazlar işçi militanlarını, alkol satan esnafı, eşcinselleri ve özgürleşmiş kadınları öldürmektedir. Emekçiler devamlı olarak bombalı saldırılara ya da savaş ağalarının adamlarının saldırılarına maruz kalmaktadır.

Savaş son Amerikan askerlerinin aralık 2011’de geri çekildiğinde çeşitli derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının tahminlerine göre 200 000 ilâ 700 000 kişinin ölümüne yol açmıştır. Hastalıklar ve salgınlar, sürgün ve terörist saldırılar milyonlarca Iraklıyı sefalete itmiştir. İslamcılık işte bu durumda Türkiye’de (2001), Irak’ta (2003), Gazze şeridinde (2005), Libya ve Tunus’ta (2011) ile Mısır’da (2012) siyasi bir alternatif olarak sunulmuştur. Burjuvazinin bu dinci fraksiyonu ne zaman hükûmete aday olsa işçi hareketinin, dinî ya da millî azınlıkların, sanatçıların ve eşcinsellerin ezeli düşmanı olmuştur.

Zaten Irak’ın idaresi nisan 2014 tarihinde burjuva seçimleri kazanan Şii İslami Davet Partisi tarafından yapılmaktadır. 2006 yılından beri başbakan olan bu partinin lideri El Maliki Vaşington ordusunun komutası altında ve emperyalist koalisyonun çekilmesinden sonra iktidarda kaldı. Yığınlara baskı kurmaya odaklı ordusu, polisi ve milisleriyle El Maliki hükûmeti, işçi sınıfı ile millî ve dinî azınlıklar tarafından kabul edilmemektedir.

Maliki’nin düzeni korumada yetersizlikleri nedeniyle Amerika, İran’la istişare içinde onu görevden alıp yerine Haydar el Abadi’yi “İslam Devletini”bastırmak için millî birlik hükûmeti kurmakla görevlendirmişlerdir.

Mafyacı ve totaliter bir hilâfet

Dünyadaki tüm Müslümanlar halife İbrahim’e bağlılık sözü vermeliymiş.

Ey Müslümanlar, demokrasiyi, laikliği, milliyetçiliği ve Batının diğer atıklarını reddedin. Dininize dönün. (AFP, 29 haziran 2014)

Ne acıklı bir kamuflaj: sanki grev hakkı, seçtiği dine inanmak, işkenceye ya da tecavüze uğramamak, isteğine karşı evlendirilmemek, istediği yerde kalmak ve devamlı gözetime maruz kalmamak… dünyadaki bütün emekçilerin ve bütün kadınların istediği bir şey değilmiş gibi; sanki bu haklar tüm “Batıda” gerçekten tanınıyormuş gibi.

Malcolm X, Amerikan zencilerinin özgürleşmelerinin ateistler, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki bölünmelerin üstesinden gelmeyi gerektirdiğini anlamıştı.

Benim dinim İslamdır ancak bunun sadece beni ilgilendirdiğini düşünüyorum. Dinim kişisel hayatımı ve kişisel değerlerimi idare eder… Dininizi evinizde bırakın. Dini kendiniz ve tanrınız arasındaki kişisel ilişkiyle sınırlayın. Çünkü şimdiye dek sizin için daha fazlasını yapmadıysa onu zaten unutmanız gerekir. (Malcom X, Oy pusulası ya da tüfek, Detroit, 12 nisan 1964)

Kuzey Afrika ve Yakın Doğuda İslam dini yabancı nüfuzuna karşı ezilen kitleler için bir sığınak rolü oynamıştır. Bu nedenle tüm milliyetçi liderler 1950-1970 yıllarında antiemperyalizmlerini bu inançla süslemişlerdir ki buna SSCB’ye dayananlar da dahildir (Nasır, Burgiba, bin Bella, Arafat, Hüseyin, Esad, Kaddafi, …); diğerleri ise İslam dininden siyasi bir doktrin ve adalet sistemi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır (Körfez hanedanları, Müslüman kardeşler, İranlı Ayetullahlar). Stalincilik yirminci asırda bölgede komünizmin inandırıcılığını kötülediğinden ve “ilerici” burjuva milliyetçiliğinin (Baas, El Fetih) çöküşünden dolayı Müslüman kökten dinciliği daha yaygın bir ideoloji haline gelmiştir.

Ebu Bekir Bağdadi, İslamın ilk dönemlerinde yayılma zamanındaki hilâfete dönmek istediğini iddia ediyor. Ancak tarih geriye doğru ilerleyemez. Günümüzün tüm dine dayalı siyasi akımları emperyalist aşamadaki kapitalist üretim sisteminin çürümesinden nasibini almıştır ve bu şartlar büyük dinlerin ortaya çıktıkları zamanın şartlarından çok değişiktir. Gerçekten kapitalizm artık çürümeye başlamıştır ki bu, gelişmiş ülkelerde bile gericiliği, mantık dışılığı, dinciliği, yobazlığı ve komplo teorilerini beslemektedir.

Asya ve Afrika’da cihatçılar ekonomik olarak mafyacı kapitalist şebekelere (adam kaçırma, uluslararası petrol, silah veya uyuşturucu kaçakçılığı…) ve emperyalist ülkelere ihraç edilen petrol ve doğal gaz rantiyesinden yaşayan parazit bölgesel burjuvaziye bağlıdır (IŞİD için ilk finansman Katar ve Suudi Arabistan’dan gelmekteydi). Boko Haram şeriat namına Nijerya ve Kamerun’daki suçluları federe etmiştir. IŞİD, dinî gerekçe ile hırsızlık yapabilecek ve adam öldürebilecek Irak’tan, Suriye’den ve hatta Avrupa’dan yüzlerce suçluyu kendisine çekmiştir; buna düzene isyan eden ve “kutsal savaşın” bölgedeki (özellikle Suriye ve Filistin’deki) zalimlerin hakkından geleceğine inanan yüzlerce genci eklemek gerekir. Ancak tıpkı Müslüman kardeşler gibi selefîler de yerel egemen sınıfların çıkarlarını korumaktadır (arazi sahipleriyle tüccar, bankacı ya da sanayici burjuvazi).

IŞİD’in ve Nijerya’da Boko Haram’ın sözde hilâfetleri İran’da Ayetullahların ya da Türkiye’de AKP’nin yaptığı gibi zengin Sünnilerin özel mülkiyetini ve kapitalist sömürü düzenini korumaktadır. Burjuvazinin çeşitli fraksiyonları ekonomiyi geliştirmeyi, Irak’ı birleştirmeyi ve dış müdahalelerden korumayı becerememektedir.

Emperyalist devirdeki kapitalizmin ifadesi olan sakallı yobazların göstermelik antiemperyalizmi güçsüzdür, tıpkı siyonist sömürgeyi yıkma istekleri gibi. İşin aslında Bağdadi sözde İslamcı projesini Suriye ve Irak ile sınırlı tutmaktadır. Mekke’yi Amerika ile bağlantısı olan Suudi hanedana bırakmaktadır ve İslam’ın ikinci kutsal şehri olan Kudüs’ü kontrol eden İsrail ordusuyla savaşmaktan titizlikle kaçınmaktadır.

Faşist ve mafyacı milislerini Şii Müslümanlara ve Hristiyanlar ve Yezidiler (Müslüman olmayan Kürtler) gibi savunmasız dinî azınlıklara saldırtmaktadır. 500 000’i aşkın sivil evlerinden kaçmıştır ve bunlar siyonist sömürgenin, Türkiye’deki Kürtlerin ezilmesinin, Irak’a Amerikan müdahalesinin ve Suriye’deki iç savaşın yol açtığı milyonlarca mülteciye eklenmiştir.

Burjuva Kürt milliyetçiliği kendisini Amerikan emperyalizmine satıyor

Diğer yandan Irak’ın Kürt milliyetçi burjuva partileri (KYB ile KDP), emperyalistlerin onlara bıraktığı ve Irak hükûmetinin tekrar kontrol edemediği petrol zengini “özerk bölgeyi”aralarında paylaşmaktadır. İslamcılığın emperyalizm karşıtı görünmesini sağlayacak ve kendilerini Irak emekçilerinin çoğunluğundan koparacak şekilde Saddam Hüseyin ve Baas rejimine karşı uşakça Amerikan emperyalizmine sığınmışlarsa da askeri olarak bölünmüş durumdadırlar ve bu IŞİD’in işini kolaylaştırmaktadır. Aralarındaki rekabet büyük ölçüde birinin İran’ın (KYB) diğerinin ise Türkiye’nin (KDP) kollamasına güvenmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de en önemli Kürt milliyetçi partisi olan PKK, bazı mafyacı özellikleri olması bir yana (Kürt gurbetçilerden zorla para toplama) bundan böyle hâlâ NATO üyesi olan İslamcı AKP hükûmetiyle müzakerelere başlamıştır.

Kürt emekçileri Arap, Türk ve Fars çalışanlardan ayıran milliyetçiler, kendilerine verdikleri millî vazifeyi bile yerine getirememektedirler. Hiçbir milliyetçi Kürt parti bütün Kürdistan’ın birleşmesi için bu milleti ezen kapitalist devletlerin (Irak, Türkiye, Suriye, İran) tümünden bağımsız olarak ve Kürtleri hiçe sayarak sınırları çizen emperyalizme karşı mücadele etmemiştir. Kürt milletinin özgürleşmek için mücadelesi, kapitalistlerin ya da Kürt aşiret ağalarının isteklerini ifade eden ve daima bir komşu burjuvazinin ya da Amerikan emperyalizminin kollamasına güvenen milliyetçi yönetimlerinin organize ettiği yenilgilerle karşı karşıya kalmıştır. Her yerde emekçilerin, fakir çiftçilerin ve Kürt gençliğin devrimci hareketleri sömürücü sınıflarının ihanetine uğramıştır.

Demokratik mücadeleyi millî burjuvaziye bırakmamak gerekir, aksine yığınların yükseldiği bir zamanda bu mücadelenin yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde mücadele aracı ve er ya da geç emekçilerin iktidarının bir organı olacak işçi, çiftçi ve asker şuraları olarak kendini ifade etmesi gerekir. Millî burjuvaziye karşı sadece böyle bir güç çiftçileri ve toprağı millî ya da yabancı sömürücülerden kurtararak demokratik devrimi sonuna kadar götürebilir. (4. Enternasyonal, Sömürülen dünya ve ikinci emperyalist savaş hakkında karar, 1940)

İşçi hareketinin kendisini “demokratik” veya “millî” burjuvaziye tabi bırakan Stalinciliğin mirasını aşması gerek

Baas tarafından yönetilen burjuva devlete tabi sendikalar konfederasyonu Irak Sendikalar Federasyonuna (ISF) dönüştü. Tarihi boyunca Irak komünist partisine bağlı olan bu sendika işçiler adına konuşmak iddiasıyla kapitalist düzeni işgal sırasında ve sonrasında kabul etmiştir.

Irak komünist işçi partisine bağlı olan Iraklı İşçi Şuraları ve Sendikaları Federasyonuna (IİŞSF) iktidar tahammül etse de gerici Kürt ya da dinci milisler onu taciz etmektedir. IİŞSF işsizleri ve petrol çalışanlarını organize etmektedir. Bununla beraber Irak’ta Özgürlükler Kongresi üyesi olan IİŞSF, bu kongre gibi siyasi taleplerini “demokrasi” ve “özgürlükler” ile sınırlamaktadır. Irak komünist işçi partisine bağlı olan bu sendika işçi sınıfını bütün “milletin çıkarlarına” tabi tutmakta ve örtülü olsa da IŞİD’e karşı emperyalizmin desteğini istemektedir.

Amacımız halkın çıkarlarını temsil edenlerin arkasında durmak ve bu gerici ve tehlikeli saldırıya karşı onları güçlendirmektir. Durumun bozulmasıyla bölgesel müdahaleye karşı mücadele etmek ve Irak halkını desteklemek için açık uluslararası tavır alınması yönünde çağrı yapıyoruz. (Falah Alvan, Irak’ta işçi şuraları ve sendikalar federasyonu, 13 haziran 2014)

Uzun zamandan beri işçi sınıfı devrimci bir işçi partisine güvenememektedir. İlk işçi partisi yani Irak Komünist Partisi II. Dünya savaşından sonra ilerlemiş işçiler ve Kürtler arasında etkili bir partiydi. Ancak Irak, ayrıcalıklı ve tutucu SSCB bürokrasisinin kontrolüne geçen Komünist Enternasyonalin Stalinci bozulmasının sonuçlarından kaçamadı.

1958’de devrim patlak verdiğinde IKP, gerek kentlerde gerekse kırsal kesimlerde yığınların toprak mülkiyetine ve kapitalist mülkiyete müdahale etmesine izin vermedi. Sözde antiemperyalist güçlerle yakınlaşıp burjuva milliyetçi olan Abdülkerim Kasım’ı destekledi. Kasım’ın verdiği ödül yasaklamalar ve zulüm oldu.

Arap milliyetçi partisi Baas 1963 yılında iktidara gelince binlerce militanı ya hapse atmış ya da öldürmüştür. Bundan sonraki yıllarda suikastlar, işkence ve adam kaçırmalar devam etmiştir. Ancak tüm bunlar Stalin’in emirleri doğrultusunda IKP’nin Saddam Hüseyin’in rejimini desteklemesine mani olmamıştır. Bu partinin kuvvetinin zamanla solduğunu söylemeye gerek yoktur.

IKP’nin solunda Irak işçi-komünist partisi sömürülen yığınlarda etkilidir. Doğru bir şekilde IİKP kadınları da teşkilatlandırmaktır (Bağımsız Kadınlar Örgütü) ve eşcinsellere yapılan zulme karşı çıkmaktadır. Buna rağmen burjuvazi ile ittifaklar çıkmazından ve burjuva demokratik etapları yaklaşımından kurtulamamış görünmektedir. Stalinci ve Maocu gelenek çerçevesinde IİKP, yönettiği “kitle örgütleri” ile Özgürlükler Kongresi adında bir “cephe” kurmuştur. Bu kongre kapitalist mülkiyete meydan okumamakta ve Amerikan, Çin, Fransız, İngiliz ve Rus emperyalizmlerinin kontrolünde olan Birleşmiş Milletlerden medet ummaktadır.

Yanlış bir şekilde “troçkizmden” olduklarını iddia eden fırsatçı akımlarda maalesef Stalinci-Maocu-Pol Potçu batışın son kalıntılarından daha iyi bir şey yapamamaktadır.

Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulundan “Barış için birlik” mekanizmasına uygun bir şekilde tüm katılan devletler hakkında soruşturma açılmasını ve ceza uygulanmasını talep ediyoruz. (Devrimci sosyalistler teşkilatı / Mısır, Iraklı komünistler birliği / Irak, El Munadil akımı / Fas, Devrimci sol akımı / Suriye, İşçi sol birliği / Tunus, Sosyalist forum / Lübnan, 28 haziran 2014)

Emperyalizmin uşaklarından ve halifeden kurtulmak için devrimci bir işçi partisi lazım

Bölgede millî sorunların üstesinden kalıcı bir şekilde gelmek için, halkların kendi geleceklerini belirleme hakkının sağlanması için, devrimin 2011’de Tunus ve Mısır’da devirmeye başladığı asker-polis diktatörlüklerinin sonu gelmesi için, tüm demokratik hakların sağlanması için işçiler ve fakir çiftçilerin kapitalistleri devirecek ve kendi iktidarlarını kuracak bir devrim yapması gerekmektedir.

İşçi konseylerinin oluşturulmasıyla (1979’da İran’daki şuralar gibi) ve bu konseylerin merkezi bir güç oluşturacak şekilde birleşmesiyle emekçiler iktidarı ele geçirebilecek ve emperyalizmin uşaklarının ya da dinci faşistlerin milislerine karşı kendi silahlı güçlerini kurabilecektir. Böyle bir teşkilatlanma görevi kapitalistlerin ve arazi sahiplerinin mülklerini istimlak etmek ve üretim kontrolünü kurmak olacak işçi ve çiftçi hükûmeti kurabilir. Böyle bir siyasi güç Rus sovyetlerin 1917’de yaptığı gibi demokratik hakların sağlanmasını, millî sorunların çözülmesini ve bölgedeki emperyalist düzeni yıkmak için devrimin yayılmasını sağlayabilir.

İşçi sınıfının bir enternasyonale ve sürekli devrim perspektifini, burjuvaziden iktidarın alınmasını ve proletaryanın diktatörlüğünü koruyacak devrimci bir komünist partiye ihtiyacı vardır. Böyle bir program Amerikan emperyalizmine ya da Birleşmiş Milletlere güvenle veya arkasında bölgeyi az gelişmişlikte tutan ve yıllardır yakıp yıkan emperyalizmin saklandığı “uluslararası topluma” müdahale etmesi için sızlanmakla hiçbir şekilde uyuşmaz.

Bolşevik bir partinin programı halkların geleceklerini kendilerinin belirlemesi ve millî azınlıklar için eşit haklar gibi demokratik düsturu öne koyar. Irak’ta son derece güncel olan bu düsturun sadece bir işçi ve çiftçi hükûmeti tarafından sağlanabileceğini açıklar. Bu parti Kürt, Arap, Sünni, Şii ya da Hristiyan, erkek ya da kadın olsa da tüm sömürülenlerin, ülkeyi idare eden sosyal sınıfın mülklerini kamulaştırmak için kapitalist iktidarın karşısına çıkmasını ister.

Araçları işçi devriminin araçlarıdır: işçi konseyleri ve milisleri, üretim üzerinde işçi kontrolü, Yakın Doğuda sosyalist bir federasyon kurulması için devrimin Filistin’den İran’a dek komşu ülkelere yayılması.

Emperyalist düzeni korumak için silah aktaran (Amerika, Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Rusya…) ya da ülkeyi bombalayan (Amerika) hükûmetlerin bulunduğu ülkelerde tüm Orta Doğu proletaryasına yardım etmek için tek yol sendikal ya da siyasi işçi teşkilatlarının açık bir şekilde silah aktarımına ve bölgeye karışmaya karşı tavır almaları ve bunları durdurmak için mücadeleyi örgütlendirmeleridir.

Her türlü emperyalist müdahaleye hayır! Kahrolsun işçi karşıtı sözde hilâfet!

Amerikan ve Fransız askeri üsleri kapatılsın! Kızıl denizden, Akdenizden ve Körfezden Amerikan donanması kalıcı bir şekilde çekilsin!

Demokratik haklar, devletle dinin ayrılması, gençlik ile kadınların özgürleşmesi! Kürtler için ayrılma hakkı!

Irak ve Suriye’de işçi ve çiftçi hükûmeti! Yakın Doğuda sosyalist federasyon!